The Sinking City 2 – İnceleme

The Sinking City 2 bu yılın en çok beklediğim oyunuydu. Mükemmel çıkacağını bildiğimden değil, aksine içinden ne çıkacağını bilmemek beni heyecanlandırmıştı. Bir yandan Frogrwares’ın son 10-15 yılına bakınca kötü bir oyun çıkarmadığını ve her zaman bir önceki oyunlarının üstüne ekleye ekleye gittiklerini gördüm. Yaptıkları oyunlar yılın oyunu olmaktan uzaklardı belki ama hitap ettikleri kitleyi tatmin etmeyi başarıyorlardı. Öte yandan The Sinking City 2 bir detektif oyunu olmayacaktı. Frogwares ilk defa modern Resident Evil misali bir hayatta kalma korku oyunu geliştirecekti. Üstelik bunu devam eden bir savaşın ortasında yapacaklardı.

Benim gibi ortaya ne çıkacak acaba diye heyecanla bekleyenlere müjdeyi önden vereyim: Başlıktan da anlayacağınız üzere The Sinking City 2 daş gibin olmuş. Elimizde hem Resident Evil hayranlarını hem de Lovecraft fanlarını mutlu edecek bir oyun var.
Bir aşk hikayesi
Oyun ana karakterimiz Calvin Rafferty’nin komadaki sevgilisi Faye Bennet’e bakması ile başlıyor. Üç ay önce Rüyalar Elemi’ne gitmek için bir ayin yaparlar ve bir şeyler ters gider. Faye uyanmaz ve Calvin ayin sırasında olanları unutur. Hayatının aşkına olanları öğrenmek ve onu geri getirmek için Calvin’in göze alamayacağı bir şey yoktur ve biz de bu yolculuğunda kendisine eşlik ederiz.


Birinci oyunun aksine, The Sinking City 2 Oakmond’da değil, sel felaketinin başladığı, Lovecraft hayranlarının yakından tanıdığı Arkham’da geçiyor. Tahmin edebileceğiniz gibi Arkham’ın tek problemi nereden geldiği belli olmayan ve gittikçe yükselen sular değil. Cesetlere dadanan solucanlardan orijinal The Sinking City’de örneklerine bolca rastladığımız Lovecraft canavarları bizi rahat bırakmıyor. Neyse ki karşılaştığımız insan (ya da insanımsı) karakterler bizi öldürmeye çalışmıyor. Ancak ne niyetlerini öğrenince en az boğazımızdan girmeye çalışan kocaman solucanlar kadar rahatsız edebiliyorlar.
Bütün bu çürümüşlüğün ve umutsuzluğun içinde Calvin ve Faye’nin aşkı, birbirlerine olan bağlılıkları adeta ışık saçıyor. Gerek tasarımları olsun, gerek seslendirmeleri, gerekse diyalogları, her şeyleri ile sempatik bir çift olmuşlar. Lovecraft vari bir dünyada aurası ile ışık saçan Calvin’i izlemekten çok keyif aldım. Oyunu bitirip gördüklerimi düşününce de bu kontrastı daha fazla takdir etmeye başladım.

Unreal’ın gücü
Tabii modern Resident Evil ayarında yüz animasyonları beklemeyin. Ellerindeki imkanları kullanarak çok güzel bir iş çıkarmış olsalar da Unreal 5 bir RE Engine değil. Hem zaten burada savaşın ortasında oyun geliştiren ve uzaktan çalışmak zorunda olan bir ekipten bahsediyoruz. Oyun motoruna veya animasyonlara ayırabilecekleri onlarca milyon dolarları yok.
Unreal demişken optimizasyonuna da değinmek istiyorum. 32GB Ramim, RX 9060 XT ekran kartım ve Ryzen 5 7500F işlemcim var. Dört kalite seviyesinden üçüncüsünde oynadım ve FPS’in bir kere bile düşmesine şahit olmadım. Öyle her pikseli inceleyen bir oyuncu değilim (onun için Onur’a gitmeniz lazım) tabii ama görsel olarak da beni çok tatmin eden bir oyun olmuş The Sinking City 2. Sadece birkaç noktada bazı eşyaların geç yüklendiğine şahit oldum, o kadar.


Frogwares’ın önceki oyunlarını ve özellikle birinci The Sinking City’yi oynayanlar yaptığım bu tasvire şaşırabilir. Zira bu arkadaşlar bu denli iyinin ve kötünün ayrıldığı, siyah beyaz dünyalar veya karakterler yazmaktan genelde kaçınıyorlar. Sherlock Holmes oyunlarında bile sık sık iki kötü opsiyon arasından seçim yapmak zorunda kalıyorduk. Ama merak etmeyin, seçimler kalkmış olmasına rağmen ortada siyah-beyaz bir durum yok. Sadece karizmaları ve aralarındaki kimya ile oyuncunun sevgisini kazanan karakterler var.
Detektif Calvin
Sevgimi kazanan bir başka unsur da Frogwares’ın imzası haline gelen araştırma alanı. Oyun içinde bulduğunuz bazı dokümanları ve ipuçlarını bu alanda bulabilirsiniz. Alakalı olanları birbirlerine bağlıyor ilgili bulmacanın çözümüne giden ilk adımı atmış oluyorsunuz. Araştırma seviyesinin zorluğunu kolaya ayarlarsanız bir gruba ait ipuçlarının simgeleri aynı oluyor ve işiniz epey kolaylaşıyor. Ama bana sorarsanız o zaman araştırma alanının bir anlamı kalmıyor. Bence araştırma alanının bugüne kadarki en başarılı versiyonu bu olmuş, o yüzden zorluk ayarını yüksekte tutmanızı tavsiye ederim.


Araştırma alanı bulmaca çözümünün sadece bir parçası. Doğru ipuçlarını birleştirince bulmacanın çözümü otomatik olarak ortaya çıkmıyor. Sadece alakalı bütün ipuçlarını bulduğunuzu anlıyorsunuz. O ipuçlarını dikkatli bir şekilde okuyup bulmacaların çözümünü bulmak size kalmış. İşte bu kısım birçok oyuncunun canını sıkabilir çünkü bazı bulmacalar cidden çok zor ve bazı ipuçlarının biraz fazla soyut olduğunu düşündüm. Yine de çözünce tatmin olduğumu söyleyebilirim.
Peki araştırma alanı bulmacanın çözümünü söylemiyorsa ne diye ipuçlarını birleştiriyoruz diye sorabilirsiniz. Çünkü doğru grupladığınız ipuçları için birer adet geliştirme puanı alıyorsunuz. Daha sonra o puanları kullanarak insan tipi düşmanlardan daha az hasar alma, daha hızlı şarjör değiştirme gibi ufak tefek yetenekler alabiliyorsunuz. 4 kategoriye ayrılmış 6 büyük, 15 tane de küçük olmak üzere toplam 31 adet yetenek var. Tabii hepsini bir anda kuşanmanız mümkün değil. Oyunun başında sadece bir adet büyük ve bir adet küçük yetenek alabiliyorsunuz ve istediğiniz zaman bunu değiştirebiliyorsunuz. Puanları topladıkça ekstradan iki küçük yetenek için yer açabiliyorsunuz.
Ful aksiyon!
Eğer bulmaca işi size göre değilse ve oyunu %100 bitirmek gibi bir derdiniz yoksa üzülmenize gerek yok. Zira bulmacaların hemen hemen hepsi opsiyonel. Açtığınız kasalardan genelde silah geliştirmeleri çıkıyor. Faydalı olsalar da oyunda ilerleyebilmek için hiçbirisine ihtiyacınız yok. Zaten kanımca bu sayede bulmacaları bu kadar zor yapabilmişler. Yoksa oyuncuların çok büyük bir kısmı takılıp oyunu bırakabilirdi.

Bulmacalardan hoşlanmıyor ve sadece aksiyon arıyorsanız da The Sinking City 2’den memnun kalacaksınız. Geliştiriciler modern Resident Evil mekaniklerini alıp başarılı bir şekilde uyguladıkları gibi ekstradan birkaç ufak özellik eklemeyi de ihmal etmemişler.
Uzaktan bakınca Resident Evil’dan çok fazla bir fark göremeyebilirsiniz; dar alanda zombilerle köşe kapmaca oynuyor, zayıf noktalarını vurmaya çalışıyorsunuz. Buraya kadar her tamam. Hatta oyunu bu şekilde bitirmeniz mümkün. Ancak yüksek zorluk seviyelerinde oynarsanız mermi sıkıntısı çekmeniz olası. Onun yerine üzerinize gelen düşmandan doğru anda kaçınırsanız bir iki kere bıçakla vurabilir ya da yere kapaklanırsa üstünde tepinebilirsiniz. Bu sayede mermi tasarrufu yapmanız mümkün oluyor.
Bu noktada tepinme aksiyonun üstünde biraz daha durmak istiyorum. Çünkü düşmanları öldürdüğünüzde çoğunun içindeki kurtçuklar cesedi terk edip yakınlarda başka bir ceset varsa anında onun içine giriyorlar. Bu yüzden bir düşmanı öldürdüğünüz anda tepesine çöküp tepinmekte, çıkan solucanları ezmekte fayda var. Aynı sebepten ötürü yerde gördüğünüz solucanları ezmenizde fayda var.
Ben burayı görmüştüm sanki?
Resident Evil esintilerini gördüğümüz başka bir konu da harita ve bölüm tasarımları. Ön inceleme demosunu oynadıktan sonra da söylediğim gibi, oynarken kendimi evimdeymişim gibi hissettim. Özellikle oyunun başındaki kütüphaneyi Raccoon polis merkezine koysan bir gram sırıtmaz. İlerlemek için çeşitli anahtarlar aramak, geriye dönüp kaçırdığımız eşyaları toplamak, kısayollar açmak, envanterde yer kalmadığı için sık sık güvenli kayıt odasına dönüp üstümüzdekileri sihirli eşya kutusuna boşaltmak, etraftan bulduğumuz malzemelerle mühimmat ya da sağlık eşyaları üretmek falan direkt Resident Evil. Hatta oyunun bir noktasında Nemesis/Mr. X benzeri, bizi sürekli takip eden bir yaratık bile var. Resident Evil formülü henüz soulslike gibi bir doygunluğa ulaşmadığı için bence bu bir problem değil. Hatta bu tarz oyunlara aç olduğumdan benim için büyük bir artı.
Bu oyunlara o kadar açım ki şu anda incelemeyi yazsam da bitirdikten sonra açılan Ex Oblivione moduna dalsam diye hayal kuruyorum. Bu modu New Game+ diye düşünebilirsiniz. Oyunun başında yetenekler olduğu gibi duruyor ama diğer eşyaları ve geliştirmeleri aynı şekilde oyundan bulmanız gerekiyor. Bir tek silah konusu biraz farklı çalışıyor.

Yine Resident Evil serisinde olduğu gibi oyun içindeki başarımlarınız size puanlar veriyor ve o puanlarla kozmetikler, konsept tasarımları ve en önemlisi de silahlar ve sonsuz mermi alabiliyorsunuz. Silahları ve mermileri aldığınız taktirde oyun içindeki envanterde belirliyorlar.
Ex Oblivione modunun belki de en önemli (ve beni oynamaya iten) olayı oyun boyunca bulabildiğimiz ekstradan 8 mektup. Eğer oyunun dünyasına ve karakterlerinize aşık olmadıysanız 8 adet mektup tekrar oynamak için yeterli bir teşvik olmayabilir tabii. Ama şahsen oyunu çok sevdiğimden sonuna kadar suyunu çıkarmak istiyorum. Zaten bir kere bitirmem 15-16 saati falan buldu. Boş vaktim olduğunda bir iki tur daha binerim kesin.
Gelelim eksilerine…

Dikkat ederseniz şimdiye kadar oyunun eksiklerinden hiç bahsetmedim. Yok çünkü. En azından benim gözüme takılan bir sorunu yok. Ne herhangi bir hata ile karşılaştım ne de teknik bir sorun yaşadım. Tasarım açısından zaten başarılı olan bir formülü alıp üstüne bir iki güzel mekanik eklemişler. İlla bir eleştiri yapmam gerekirse orijinal The Sinking City’nin sonunda olduğu gibi oyunu bitirince bir varoluş krizi yaşamadım. Ve üzerinde uzun uzun düşündüğüm, birbirinden kötü kararlar vermek zorunda kalmadım. Başka ne söyleyebilirim bilmiyorum açıkçası.
Frogwares bir kere daha beklentilerimi aşarak beni çok mutlu etti. Belki dünyanın en orijinal işi değil. Hatta Lovecraft mitosunu en iyi işleyen oyun bile değil (bu konuda birinci oyunu daha başarılı buluyorum). Ama Resident Evil formülünü ve Lovecraft’ı bir araya getiren, bunu yaparken kalite açısından Resident Evil’a kafa tutacak başka bir oyun daha yok.







